TOP

Çocuk istismarında, kadın cinayetlerinde ve yığınla hak ihlallerinde sicili hayli kabarık olan Türkiye, şu günlerde bir skandalla daha adını dünyaya duyurmayı başardı. Günlerdir 6 yaşında bir kız çocuğunun 29 yaşında bir tarikat müridiyle “evlendirildiği” haberini sindirmeye çalışıyoruz. İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur

ir öte evren düşünün, paranın ve gücün olmadığı… İstediğiniz yere gidip istediğiniz yemeği, tatlıyı, içeceği sipariş ediyorsunuz ve hiç bir para ödemeden, elinizi-kolunuzu sallaya sallaya mekandan çıkış yapıyorsunuz. Kimse de arkanızdan bağırmıyor “hooop kardeş hesabı unuttun” diye… Cebinizde ne kadar paranın olduğu, banka

  izin de duymaktan kulaklarınız, görmekten gözleriniz, acıdan kalbiniz yorgun mu?     Hani bi makineyi uzun süre çalıştırdığınızda yorulur, ısınır, hararet yapar, dumanlar tüter ya bir yerlerinden… Kulaklarım, gözlerim, kalbim öyle yorgun… Otomatik Portakal diye bir kitap vardı, duymuşsunuzdur. Yazarı Anthony Burgess. Sonra Stanley

azı sözcükler, cümleler vardır. Okuduğunuzda ağırlığını hissedersiniz, kendi başına koca bir kitaptır. Çok nadir denk gelirsiniz ama denk geldiğinizde hemen anlarsınız. Benim de nadiren denk geldiğim o cümlelerden biri; çok sevdiğim, kalemini apayrı bir yere koyduğum Gazeteci-Yazar Ece Temelkuran’ın Muz

  ç seslerim kaygılı, korkulu güvensiz, gürültülü, karman çorman… İç seslerim bir savaşın ortasında, ne yapacakalarını bilmeden sağa sola koşturuyorlar. Ölümden kaçarken ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ölümün ortasında, ölümden kaçmaya çalışırken panikataklar geçiriyorlar. Her yanımız patlıyor, ölümden kaçarken ölüme gidiyoruz. Her yanımızı saran ölümden

  u hafta İÇ SES’te bir hikaye paylaşmak istedim sizlerle… Çocuk istismarına dair öyküler yazmaya çalıştığım kitabın içinden seçtiğim bir hikaye…   *****   Benim adım Yasemin… Okula henüz başlayacak yaşım gelmemiş, öyle diyorlar. “Daha yaşını doldurmadı” diyorlar. Sokaklarda oynamak da güzel ama bir an önce şu

  ç seslerim öfkeli biraz… İçinde küskünlüğün, kızgınlığın, yılgınlığın, tükenmişliğin bolca bulunduğu; hayretin, şaşkınlığın “bu kadar olmaz”ın serpiştirildiği bi öfke… Hani dudağını ısırırsın dişlerinle, öyle ısırırsın ki kanatırsın kendini, kendi dişlerinle… İçinde evler vardır yıkılır, içinde ormanlar vardır ağaçları devrilir bir bir, içinde

  irazdan yağmur yağacak… Ağaçların dallarından, yapraklarından süzülecek damlalar ardı ardına. Gökte ağız dolusu bir küfür, rüzgar telaşlı, birazdan yağmur yağacak…Toprak sabırsız, yağmurla kavuşmaya. Sıra sıra dizilmiş ağaçların mevsim yorgunu dalları ahenk içinde aynı yöne savruluyor, az sonra dallarından ayrılacak küskün, sararmış yapraklar

irkin Ördek Yavrusu'nun öyküsünü bilmeyen yoktur herhalde. Hani yumurtadan çıkar çıkmaz dışlanan, bulunduğu aileye-gruba benzemediği için “uygun” olmadığı zikredilen, sevimli bir ördek yavrusu değil de çirkin bir hindi yavrusu olduğu söylenerek ötekileştirilen, yalnızlığa itildiği için korunaksız hisseden, bi gölün yansımasında

isifos’u bilirsiniz. Hani şu Yunan Mitolojisinde, tanrıları kızdırdığı için sonsuza kadar büyük bir kayayı, bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkum edilmiş kral var ya işte o. (Sisyphos/Sisyphus) Sisifos’un tekrar düşeceğini bile bile o kayayı her defasında yeniden taşımaya çalışması