TOP

Uzunca Yeşim Özdemir kimdir?

Sanırım benim mesleki serüvenim de birçokları gibi çocukluk hayalleri içinde şekillendi. Tabi o yaşlarda kurulan hayallerin ya da oynanan oyunların bir gün gerçeğe dönüşebileceğini düşünmezsiniz. Hayal hayaldir, oyun da oyundur 🙂

Bir gün bunun gerçekleşeceği ihtimaline kafa yormadan, neredeyse içgüdüsel bir itkiyle o oyunları kurarsınız. Gelecekte bunun bir mesleğe, hatta bir ideale dönüşüp dönüşmeyeceğini sorgulamadan, eğlenmenize bakarsınız. Yıllar sonra dönüp baktığınızda, çocukluk oyunlarınızın sizi mesleğinize hazırladığını fark edersiniz. Yani herkes için böyle olmayabilir tabi ama benim için gazetecilik, tam olarak böyle başladı.

Böyle bir girizgah yapınca da çok havalı oldu. Sonuçta kaç kişinin çocukluk hayali gerçekleşiyor ki 🙂 Ancak mesleğin kendisi o kadar havalı değil. Dahası oldukça yıpratıcı, tüketici, yer yer yok edici. Buna rağmen devam etmek niye peki? Bilemiyorum. Benim cehennemim de bu herhalde.

Siteyi hazırlayanlar bu dölümde kendimden bahsetmemi istediklerinde ne yazacağımı bilemedim. İnsanın kendine dair bir şeyleri yazılı olarak kayda alması biraz tehlikeli bence. Çünkü sürekli değişiyor, dönüşüyor; içimizden durmadan başka insanlar çıkarıyoruz. Dolayısıyla bugün yazdıklarımın, yıllar sonra aynı geçerliliği taşıyacağından pek emin değilim. Büyük ihtimalle dönüp okuduğumda itiraz edeceğim veya artık kendime ait hissetmeyeceğim çok şey olacak.

En başından bi şerh koyalım bu kısma 🙂

Çocukluk oyunları beni lise yıllarında radyoda yayıncılık yapmaya kadar getirdiğinde bile, bir gün gazeteci olacağımı bilmiyorum açıkçası. Dahası inanmıyordum, böyle bir şeyin mümkün olabileceğine. Bu inanç eksikliğinin kaynağı, içinde yaşadığım toplumun kuralları ve çizdiği mecburi sınırlardı.

Küçük bir kasabada büyüyen herkes bilir; o sınırların insanın dünyasını ve zihninizi nasıl kuşattığını. Devletin yıllarca ihmal ettiği bir düzenin içinde, yoksunlukların yarattığı fırsat eşitsizliği ve dahası kız çocuklarına çizilen görünmez sınırların arasında, insanın dünyası da hayalleri de daralıyor.

Öyle ki daha çocuk yaşta potansiyeliniz yavaş yavaş erimeye, hayal gücünüz gündelik hayatın dar gerçekliğine sıkışmaya başlıyor. Zihniniz o sınırlı kapasiteye mahkum olunca, hayallerinizin gerçekleşme ihtimali veya ideallerinizin peşinden gitme cesareti yaşadığınız toplumun gerçekliğine çarpa çarpa parçalanıp yok oluyor.

Yani özce, benim kişisel yetersizliğimden kaynaklanmıyordu hayallerimin gerçekleşebileceğine inanmak; büyüdüğüm coğrafyanın politik, ekonomik ve toplumsal gerçekliği bunu mümkün kılmıyordu.

Tabi o yaşlarda bunun adını böyle net bir şekilde koyamıyorsunuz. Etrafınızdaki herkes aynı koşullar içinde, aşağı yukarı aynı hayatı yaşadığına göre, her şey normal diye düşünüyorsunuz.

Dünya bundan ibaret sanıyorsunuz. O sırada dünya, farkında olanların hızla başını döndürmeye devam ediyor 🙂

 

Daha çocuk yaşta, istediğim en basit şeyler için bile savaşmak zorunda olduğumu öğrenmiştim. Eğitim hakkım için önce mahkum edildiğim yaşamla, sonra ailemle, daha sonra da tüm dünyayla savaşmam gerekti. Troya savaşından hallice 🙂 aynı anda birkaç cephede savaşarak, ağır hasarlarla üniversiteyi bitirmiş oldum.

Bu galibiyetin verdiği hazla, zırhımı kuşanıp iş hayatına atıldım. Hayat her etapta biraz daha zorlaşan bir oyun gibi dayanıklılığımı sınarken, çoktan sokaklarda haber peşinde koşan bir muhabir olmuştum. İlk zamanlar tadına doyulmaz bir iş temposu içindeyken, her şey gittikçe eziyete dönmeye başladı. Birincisi “muhalif” bir gazeteci olarak, ne demekse artık, çalışacağım yerler çok sınırlıydı. Elde kalanlar ise, derme çatma bir gazetecilik yapıyordu. Ekipman eksikliği, profesyonel çalışan eksikliği, yönetim eksikliği, para eksikliği ve sıralamaya kalksam burdan Yunan’a yol olacak kadar birçok şeyin eksikliğiyle haber yapmaya çalışıyorduk. Tüm bu eksikliklerin yanısıra, iktidarın medya üzerindeki kontrol ve baskı tutkusu, bağımsız gazeteciliğin hareket alanını giderek daraltıyordu.

Öte yandan, dışarıdaki şeytana odaklanmaktan kimse kendi içindeki şeytana bakmıyor, kendine çeki düzen vermiyordu. Yeniliğe karşı duran, değişime ayak direyen, yaşlı ve erkek dinazorların egemenliğinde bir medya düzeni hakimdi. Yöneticilerin haberden anladığı tek şey, siyaset gündemiydi. “Bizim” dediğimiz medyada, haber odaları siyasi aktörlerin günlük rutinlerine ve polemiklerine sıkışmıştı. Bu da kamu yararına haberciliği zedeliyordu. Çünkü halkı ilgilendiren pek çok önemli mesele, siyasi gündemin kargaşasında yeterince gündeme gelmiyordu.

Üstelik bu haber üretim biçimi, belli bir alanda uzmanlaşmayı da giderek aşındırıyordu. Türkiye gibi siyasi gündemin son derece hızlı değiştiği bir ülkede herkes aynı gündemin peşinden koşunca; belli bir alanda derinleşmek, kaynak geliştirmek ve konunun arka planına hakim olmak giderek zorlaştı. Buna bağlı olarak araştırmacı gazetecilik pratiği de sessizce haber odalarından çekilmiş oldu. Zaten dijital medyanın bizleri çektiği ‘hız ve tık’ tuzağı vardı, bir de bu anlayış eklenince; bir konunun izini sürmek, belge ve kaynaklarla derinleştirmek, konuyla ilgili farklı bağlantıları ortaya çıkarmak ve gerektiğinde aylarca aynı dosyanın peşinde koşmak, yani araştırmacı gazetecilik “bir zamanlar haber merkezinde”  tadında bir maziye çekilmiş oldu. Hayalini kurduğum ve idealize ettiğim gazetecilik bu değildi elbette.

Yine başkalarının belirlediği kurallara ve sınırlara hapsolduğumu fark edince dayanamayıp istifa ettim. O sırada biraz da sağlık sorunlarıyla boğuşuyordum. Yani özce, ölmedim ama yaşıyor da değilim gibi bir referans aralığında, yola tek ve hür devam etmeye karar verdim.

Neyime güveniyorsam 🙂

 

Söylenmemiz bittiyse biraz da güzel şeylerden konuşalım…

Bağımsız gazetecilik serüvenime başlarken yaptığım ilk iş, evin bir köşesine derme çatma bir stüdyo kurmak oldu. Zaman içinde ekipman eksiklerini giderdikçe, çalışma alanımı daha işlevsel bir hale getirdim. İlk yayınlarımı evden yapmaya karar verdiğimde, çalışmayı planladığım hiçbir kurum evden yayıncılığı kabul etmedi. Hepsi “stüdyo olmazsa olmaz” diye tutturdu. Tam o sırada pandemi patlak verdi. Stüdyo konusunda ısrar eden medya kuruluşlarının tamamı, kısa süre içinde mecburen evden yayın yapmaya geçti. Her şerden bi hayır çıkmaz ama bu defa bana kıyak geçildi 🙂 Koşullarıma uydurmak zorunda olduğum yöntem, bir anda sektörün yeni çalışma pratiğine dönüştü. Bu sayede hiç bir kuruma bağlı olmadan, hızlı bir şekilde kendi çalışma modelimi kurabildim.

Kadın ve çocuk odaklı habercilikte uzmanlaşmak istiyordum. Bu alanda araştırma dosyaları hazırlarken, haberin yalnızca neyi anlattığının değil, nasıl anlattığının da önemli olduğunu fark ettim. Kadınlar ve çocuklarla ilgili haberlerde kullanılan dil, kurulan haber çerçevesi, kaynak seçimi ve mağduriyetin temsil edilme biçimi, gazeteciliğin etik sınırları açısından oldukça önemli. Haliyle bu hassas alanda çalışmaya başlarken, bir yandan da bu konularda çalışan deneyimli gazetecilerden ve uzmanlardan öğrenmeye, eğitimlere ve konferanslara katılmaya, uluslararası gazetecilik pratiklerini takip etmeye çalıştım. Öğrenme sürecim hiçbir zaman tamamlanmış bir süreç olmadı; yaptığım her haber, bir sonrakini daha doğru ve daha dikkatli yapabilmek için yeni bir öğrenme sürecini beraberinde getirdi.

Zaman içinde kadın ve çocuk odaklı habercilikte edindiğim deneyimi daha geniş bir alana taşıyarak dezavantajlı gruplarla çalışmaya yöneldim. Yaşlılar, göçmenler, çocuklar, kadınlar ve LGBTİ+’lar başta olmak üzere, toplumda farklı nedenlerle haklara ve fırsatlara erişimde eşitsizlik yaşayan kesimlerin hikayelerini görünür kılmaya çalıştım.

Bir yandan da çok sevdiğim alanlardan biri olan edebiyata daha fazla zaman ayırma imkanım oldu. İnsan hikayelerine yakından temas etmek, yalnızca gazeteciliğimi değil, yazarlığımı da besledi. Yazdığım hikayelerin tonu değişti; gerçek hayatın izlerini taşıyan, daha sahici ve daha içten metinlere dönüştüler.

Bazen aylarca haberden uzaklaşıp kitap okumak istedim. Böyle zamanları işe dönüştürüp edebiyata, kültür ve sanata dair merakımı ekranlara taşıdım. Yazarlarla, sanatçılarla ve farklı alanlardan üreticilerle söyleşiler yaptım.

Neyi merak ediyorsam onun peşinden gidebilmek, gazetecilikte sahip olduğum en büyük özgürlüklerden biri oldu. Ama bağımsız çalışmanın avantajları kadar ciddi dezavantajları da var. Öncelikle, maddi karşılığı her zaman emeğinizle orantılı olmayan bir çalışma düzeninden söz ediyorum. Türkiye’de ‘freelance gazetecilik’ hala yeterince yerleşmiş bir çalışma modeli değil. Ürettiğiniz haberin karşılığında düzenli telif ödemesi alabileceğiniz, hak ve sorumlulukların net biçimde tanımlandığı sürdürülebilir bir gazetecilik ekosisteminden söz etmek zor. Bu modelle çalışan az sayıdaki bağımsız medya kuruluşunun önemli bir bölümü de uluslararası fonlara dayalı bir finansman yapısıyla faaliyet gösteriyor. Bu da hem kaynakların sürekliliği hem de gazetecinin uzun vadeli çalışma planı açısından ayrı bir belirsizlik yaratıyor.

Bir başka mesele ise, haberin başından sonuna tüm üretim sürecinden ben sorumluyum. Bir medya kuruluşunda haber üretimi doğal olarak bir ekip işidir; muhabir araştırır ve sahadan içeriği toplar, editör haberi şekillendirir, haber müdürü haberi kontrol eder, görüntü ve kurgu ekipleri görsel malzemeyi işler, tasarım ve sosyal medya ekipleri de içeriğin farklı mecralara dağıtımını üstlenir.

Ancak yalnız çalışınca sürecin tamamını kendim yürütmek zorunda kalıyorum. Bu son derece yorucu ve tüketici; ama tabi haberin tüm üretim aşamalarını öğrenmemi sağladığını da gözardı etmeyelim 🙂

Daha çok şey var ama dezavantajlar hanesine son olarak şunu ekleyeyim: Bir kurumda çalışırken, yaptığım haberi araştırmaya yeterince zaman ayıramadığım için şikayet ederdim, şimdi ise haberi teslim edeceğim kişiden “haber nerde kaldı” mesajı almadıkça araştırma haftalarca, hatta aylarca uzayabiliyor. Bu da hem zaman hem de finansal açıdan pek mantıklı değil 🙂

Son söz niyetine;

Tek başına çalışmanın özgürülüğü başka ama haber merkezinin kendine özgü dinamiğini, beklenmedik bir haberle havanın bir anda değişmesini, çalışırken öğrenmeyi ve bildiğini paylaşmayı, bir haberle ilgili hep birlikte tartışmayı, “sen şu tarafa bak, ben burayı takip edeyim” türünden iş bölümlerini, birinin bulduğu bilgiyi diğerinin tamamlamasını (tabi dayanışma kültürüyle çalışan bir haber merkezi ise), bilgisayar kenarında beklemekten soğumuş kahveleri içmeyi, parmak arası terliklerle basın toplantılarına yetişmeyi ve aklıma şu anda gelmeyen başka gazel şeyleri,

Özlüyorum…